Skip to content Skip to sidebar Skip to footer

LinkedIn’in Patrick Bateman’ları: Kusursuz Ol Yada…

Yine karşıma çıkan bir LinkedIn gönderisinin yarattığı etkiyle buradayım!
Bir satış görevlisi, kullanıcıların LinkedIn profil fotoğraflarının gündelik yaşamlarından bir kare olmaması gerektiğini; “özensiz ve prestijsiz” görünen bu profillerden gelen davetleri kabul etmediğini söylüyordu. Günlük bir fotoğraf platformun “ruhuna” uymuyormuş, güven vermiyormuş. Satış görevlisi, bu kişileri, kim oldukları, hangi sektörde yer aldıkları, becerileri ya da herhangi bir kimlik fark etmeksizin ağına eklemediğini de açıkça yazmış. Yalnızca kusursuz olanı kabul ediyormuş! Ve tabii ki hemen ardından kusursuz fotoğraf çeken stüdyosunun tanıtımını yapıyordu.

Tepki gösterenler olmuş, ben de onlardan biriyim.
Bu yaklaşım bana tartışmalı bir karakteri hatırlattı. Bilenler bilir: American Psycho’nun Patrick Bateman’ı. (Burada Bateman’ı, kapitalizmin girdabında kusursuzluk takıntısı, tektipleşme ve bunun ardındaki düşük özgüven olgularına simgesel bir gönderme olarak, filmdeki bazı sahneler üzerinden ele alacağım.)

Patrick, büyüklenmeci narsistik özellikleriyle dikkat çeker. Adından önce yüzünüze çarpan buz gibi bir benliktir. Mükemmel olmak zorundadır: her daim genç, güçlü, kaslı, yakışıklı, yenilmez ve kusursuz. Oysa yediği öğle yemeği kadar sıradan olan diğer her şey gibi, bir cinayet de onun için sıradan ve anlamsızdır. Bu dünyadaki herhangi bir canlı kusurlu ve zavallıdır. Varlığı boş, anlamsız ve kim bilir neden yaşıyordur.

Filmde Patrick’in sokakta yaşayan bir adamla karşılaştığı sahne bu zihniyetin özünü güzel anlatır:

Patrick Bateman: “Merhaba. Pat Bateman. Biraz para ister misin? Biraz yemek? … İhtiyacın olan bu mu?”
Evsiz Adam: “Açım.”
Bateman: “Evet. Hava da soğuk, değil mi? Neden bir iş bulmuyorsun? Eğer bu kadar açsan, neden bir iş bulmuyorsun?”
Evsiz Adam: “İşimi kaybettim.”
Bateman: “Neden? İçki yüzünden mi? Bu yüzden mi kaybettin? İçeriden bilgiyle borsa oyunu mu? [kıs kıs güler] Şaka yapıyorum. Söylesene, adın ne?”
Evsiz Adam: “Al.”
Bateman: “Ha? Sesini yükselt, hadi!”
Evsiz Adam: “Al.”
Bateman: “Kendine lanet olası bir iş bul, Al! Olumsuz bir tavrın var! Seni durduran bu! Kendini toparlaman lazım. Sana yardım edeceğim.” (Upps!)

Bu sahne, Bateman’ın içindeki narsisizmi ve merhametsizliği çarpıcı biçimde gösterir. İlk bakışta yardım etmeye çalışıyormuş gibi görünür; ama sözleri, soğukkanlı bir küçümseme ve güç gösterisidir. “Olumsuz tavır” dediği şey, aslında kendi dünyasında zayıfların var olma hakkını reddetmenin bahanesidir.

Ve tam da günümüz iş dünyasında, özellikle de sosyal medya estetiğinde gördüğümüz tam da bu zihniyet! Sadece kanlı değil 🙂
Mükemmel görünmeyeni kabul etmemek, “özensiz” bulduğunu ağın dışında bırakmak, insanı varlığıyla değil vitrindeki parıltısıyla değerlendirmek. LinkedIn’deki profil fotoğrafı kuralcılarının, kişisel marka uzmanlarının ya da “kusursuz” içerik üreticilerinin söylemi, Bateman’ın Al’a söylediklerinden daha nazik olabilir, ama özü değişmez: Zayıfsan, aramızda yerin yok.

Bugün sosyal mecralarda sürekli bu Darwinist mantığın varyasyonlarına maruz kalıyoruz:
Mükemmel ciltler, estetikli yüzler, spor salonlarında kaslarını büyütüp sokakta “akrep dansı”yla üreme umuduyla dolaşan ama eve yalnız dönenler… En “profesyonelinden” profesyonel stüdyo çekimleri… YouTuber olmanın tek yolu olarak gösterilen pahalı ekipmanlar… Ve tüm bunlara sahip olmayanların, sembolik ölümlerini sessizce yaşadığı hayatlar.

Sanırım hepimizde biraz Patrick Bateman tohumu var.
Kendimizi “toplumsal değerler”le kutsadığımızı sandığımız her an, yaşam aslında DNA’mızın kumandasıyla, ilkel dürtülerimizin mantığıyla akıyor. Tüm bunlara bir de bireysel ve toplumsal travmalarımızı eklediğimizde, ortaya karmaşık bir yapı çıkıyor ve ne ara hangi birisinin farkına varacağız? Değil mi?
Belki de daha tatmin edici bir yaşamın anahtarı, kendini olduğu haliyle kabul etmek ve bu halin gerçekte neye dönüşebileceğini dürüstçe görmekten geçiyordur.
Üst değerler yüceltilmeye devam etsin; temel varlığımız hâlâ vahşi, çirkin ve kirli bulduğumuz yerden bizi hayatta tutuyor.

Ve eğer aranızda “yaşadığını hissedenler” varsa, bu Bateman’ın merhametine değil, kendi sahiciliğinize borcunuzdur.